2021 Almanya yerel seçimlerinde Frankfurt’un ilk göçmen kökenli il meclis başkanı seçilen Hilime Arslaner-Gölbaşı ile makamında gerçekleştirdiğimiz sohbetimizde, Türkiye’den Almanya’ya, yerelden genele, iklim, konut ve mülteci sorunlarında kadın hakları, artan ırkçılık ve Almanya’daki Türklerin siyasi eğilimlerine kadar birçok konuya değindik.
Bugün beni ofisine kabul ettiğin için çok teşekkür ederim. Okurlarımıza kendini tanıtır mısın?
23 Nisan gibi özel bir günde doğdum ve beş yaşımdan beri Frankfurt’ta yaşıyorum. Heidelberg Üniversitesi Ekonomi bölümünden mezun oldum. 2011 yılından beri Yeşiller Partisi'nde Frankfurt’ta il meclis üyeliği yapıyorum. Önceki dönemlerde partimin ekonomi sözcüsü olarak görev aldım. Ve aynı zamanda partim adına belediye çalışanlarıyla ilgili konulardan da sorumluydum. Bu sene 22 Nisan seçimlerinde meclis başkanı olarak seçildim.
Frankfurt ve bu kentte yaşayan Türkler için en çok neler yapmak istiyorsun?
Tabii ki tüm Frankfurt halkını temsil ettiğimi vurgulamak istiyorum. Ancak, bu 750 bin nüfuslu şehrin yaklaşık 50 bin sakini, en büyük göçmen kitlesini oluşturan Türkiye kökenli Türk veya Alman vatandaşları. 2021 yılına geldiğimizde, halen hem biz Türklerin hem de Arap ülkelerinden gelen göçmenlerin ötekileştirildiğini görüyoruz. Örneğin bir Türk ismiyle iş veya ev ararken zorlanıyorsunuz. Gündelik hayatta ırkçılık yaşanıyor. Bunlara karşı öncelikle bizim buraya ait olduğumuzu ve bunun artık tartışılmaz bir gerçek olduğunu göstermek istiyorum. Biz Frankfurt’un halkıyız. Bunun en iyi göstergesi de benim bir Türk kadını olarak bu şehrin meclis başkanı olmam, bu konuma gelmem, Frankfurt halkını temsil edebilmem, Türkler adına hem burada hem farklı alanlarda görünüyor olmamdır. Örneğin Frankfurt ekonomisine çok büyük katkıları olan çok sayıda Türk iş insanı olmasına rağmen, bunun farkına varılmıyor. Özellikle Türkiye-Almanya İşçi Anlaşmasının 60’ıncı yıldönümü yaşanırken, buraya işçi olarak gelen insanların çocukları, ikinci ve üçüncü nesil artık her alanda var oluyor. Ekonominin dışında, benim örneğimde de görüldüğü gibi siyasette varız, doktorlar var, kültür-sanat alanında aktif pek çok insan var... Türkçe tiyatro yapan kurumlar oluştu ve başka örnekler de saymak mümkün. Frankfurt halkının bunları görmesi ve tanıması gerekiyor. Bulunduğum görevde bu insanların faaliyetlerine himâye ederek Türklerin dışında daha geniş kitlelere ulaşmalarını sağlamak istiyorum.
Frankfurt’ta 180’den fazla ülkeden göç etmiş insan yaşıyor. Özellikle onların bu tür kültürel faaliyetlere daha fazla katılmalarını sağlamalıyız. Ve bunun devamında Türkiye ve Türkler ile ilgili varolan imajı değiştirmek istiyorum. Örneğin Eskişehir’in Frankfurt ile kardeş şehir olmasını aktif destekledim. İlk gezilerimizde basın “Bu kentlerin kardeşliği sizin için neyi ifade ediyor, neden önemli?” diye sorduğunda, “Türkiye ile ilgili imajın düzelmesini bekliyorum” demiştim. Eskişehir gibi demokrat bir belediye başkanı tarafından yönetilen ve demokratik bir yapıda olan bir şehir ile kardeşlik ilişkisi kurduğumuzda, şehri ziyaret eden heyetimiz şehre hayran kaldı ve Türkiye ile ilgili düşüncelerini birçok açıdan değiştirdiler.
Görevimde Türkler için yapabileceğim en önemli katkı, Türkiye ve Türkler hakkındaki düşünceleri olumlu yönde geliştirmek. Dikkatlerini Türk insanların ve Türkiye’nin olumlu taraflarına çekmek istiyorum. Çünkü biz nihayetinde ne kadar burada yaşasak dahi, daima Türk olarak görülüyoruz ve Türkiye’nin sorunları bizden sorulmaya devam ediliyor. O sebepten olumlu örnekleri ve Türkiye’nin Erdoğan’dan ibaret olmadığını anlatabilmek ve gösterebilmek istiyorum.
Yerel yönetimlerin görev ve sorumlulukları çerçevesinde, Frankfurt'un en önemli sorunları nelerdir?
Frankfurt’un yerel sorunları dediğimizde; en başlıca sorun aslında yerel değil, bütün dünyayı ilgilendiren iklim sorunudur. En önemli hedeflerimizden biri, buna karşı mücadele etmek. İklim krizine karşı, CO2 emisyonunu azaltmayı hedefliyoruz. Bu tabii farklı alanlarda çok kapsamlı çalışmalar gerektiriyor.
Örneğin ulaşımda dizel araçların sayısının azaltılması ve şehir merkezine girmemesini sağlamak için insanları teşvik etmek gerekiyor. Toplu taşımanın çok daha uygun fiyatlarda olması lazım. Toplu taşımayı önemli ölçüde ucuzlatarak, kullanımı teşvik etmek istiyoruz. Örneğin Viyana gibi şehirlerde toplu ulaşım bedava. Frankfurt’ta şu an aynı uygulamayı yapmamız mümkün değil. Corona dolaysıyla Frankfurt bütçesi bir hayli sarsıldı. İklim için ulaşım emisyonlarını azaltmak dediğimizde, tüm ulaşım araçlarına bakmak gerekiyor. Söz gelimi, Almanya içinde uçak seyahatlerini azaltmak veya sıfıra indirmek için tren biletleri fiyatlarını düşürmek gerekir.
Ve ulaşımdaki zararlı emisyonu azaltırken, oksijeni artırmak için yeşillendirmeyi önemsiyoruz. Hastalanan ağaçların yerine yeni ağaç dikilmesinden öte, Frankfurt’un etrafında oluşturulan yeşil çember alanı (grüngürtel) korumamız şart. Bu alanı diğer tüm taleplere rağmen, resmen savaş vererek koruyoruz.
Frankfurt’un diğer büyük sorunu, konut sorunu... Ama yeşil alandan taviz vermememiz gerekiyor. Yeşil alanları artırmak için çok detaylı planlar da var. Otobüs duraklarında kabinlerin üstünü bile yeşillendirmek, tramvay rayların arasını yeşillendirmek, yani mümkün olduğunca her yere yeşili eklemek. Bunlar, çevre ve iklim ile ilgili yapacaklarımız.
Konut sorununa gelince... Frankfurt’un şehir alanı sınırlı ve Frankfurt nüfusuna yetmiyor. İstihdam olanakları ve işyerleri sebebi ile Frankfurt, Almanya içinde en cazip şehirlerden birisi. Son on yılda nüfusumuz 150 bin kişi arttı. Yani Almanya’nın diğer şehirlerine göre, Frankfurt’a akın akın insan geliyor. 150 bin insan dediğinizde en az oz kadar insanın yaşacağı konuta ihtiyaç var. Bu konutların göç ile aynı hızda sağlanması mümkün değil. Bir kere alan kısıtlı... Bu sebeple farklı çözümler düşünülüyor. Çözümlerden biri “Nahverdichtung” dediğimiz, merkezi yerlerde iki-üç katlı binalara bir-iki ek kat imkânı vermek, çatı alanlarını genişletmek ve konut haline getirmek. Ofis alanlarına eskisi kadar ihtiyaç olmadığından, bunları konuta çevirme imkânı var, yani bu şekilde konut alanlarını artırmak mümkün. Ancak, bunu Frankfurt'un tek başına yapamayacağı da kesin. Dolaysıya Frankfurt civarındaki yerleşim yerleriyle ortaklaşa çalışıp, konut sayısını artırmak istiyoruz.
Ayrıca sosyal konut yapımını artırma kararı aldık. Frankfurt Belediyesine ait “Wohnungsgesellschaft” şirketi var. Bu şirketin yüzde 30 sosyal konut yapma zorunluluğunu yüzde 40’a çıkardık. Çünkü önceki kotayla yoksul insanlara verilen evlerin dışında, artık özellikle öğrenci ve dar gelirliler için de ihtiyaç doğmuş görünüyor. Dar gelirli dediğimiz insanlar aslında orta sınıf sayabileceğimiz, örneğin hemşireler veya havalimanında çalışanlar... Sadece havalimanında 80 bin kişi çalışıyor. Bu insanlar normal şartlarda, yani haftada 40 saat çalışmalarına rağmen, aldıkları maaş kiralarını karşılayamıyor artık ve desteklenmeleri gerekiyor.
Bu sosyal konutlar için gerekirse zarar etmek de göze alınıyor mu?
Aynen, gerçi bu şirketin elde ettiği kârlar başka alanlardaki hizmetlere kullanılabiliyor. Örneğin sosyal konut oranını yüzde 50’ye çıkardığımızda, oluşacak zararlardan dolayı Frankfurt bütçesinin geliri azalır ve dolaysıyla başka sosyal proje ve alanlarda kullanılan bütçelerde sıkıntı yaşanabilir. O sebep ile hesaplamaların dikkatli yapılması gerekiyor.
Frankfurt’taki yerel sorunların dışında, Almanya’da son yıllarda artan çok önemli bir sorun olan ırkçılıktan da bahsetmek istiyorum. Frankfurt’a 20 kilometre mesafede, Hanau şehrinde iki yıl önce aralarında Türklerin de bulunduğu dokuz göçmen öldürüldü. Ve göçmenleri ve mültecileri destekleyen bir Alman siyasetçi suikasta uğradı. Yani Nazizmin hortlaması gibi bir endişemiz var. Frankfurt polisinden, NSU olayların mağdurlarının avukatlığını yapan bir kadının ev adresi bilgileri sızdırılmış ve tehdit mektupları gönderilmiş. Avukat önce gelen birkaç tehdit mektubunu çok ciddiye almamış. Ancak, küçük kızını öldüreceklerini ve evin adresini bildiklerini yazdıklarında, polise başvurmuş. Merkezdeki polis karakolunda yapılan araştırmalar ve kurulan komisyonun çalışmaları sonucunda görüldü ki, buradaki polisler ırkçılık ve hatta engelliler ile ilgili rencide edici paylaşımlar yaptıkları chat grupları kurmuşlar. Irkçılığın bu boyutlara ulaşmış olması vahim! Çünkü Almanya’da başımıza bir şey geldiğinde, bir ihtiyacımız olduğunda, bildiğin gibi polis “arkadaşın ve yardımcın” olarak ilan edilir. Biz de öyle düşünürdük ama artık başvuramıyorsun, çünkü onların ne kadar yanında olacağını bilemiyorsun. Polis kurumuna karşı büyük bir güvensizlik oluştuğu için sıkıntılıyız.
Türkiye’de birçok ilde sosyal demokratlar yerel yönetimlerde iktidara geldi. Onlara ne gibi önerilerin olur?
En önemlisi birlik olmak. Sosyal demokratların ortak bir ana hedefi var. Ve hedefe ulaşmak için herkesin önereceği farklı yollar da olabilir. Sol ve demokrat insanlarımızın, özgürce kendi düşüncesini ifade etmeli, kendi yolunun uygulanmasında ısrarcı olmalı, ancak bu birlik ve beraberliğe zarar verecek bir noktaya gelmemeli...
Türkiye’nin şu anki durumunu göz önüne alırsak, bazı konularda kendi görüş ve taleplerimizden taviz vermek gerekebilir. Ortak bir hedefe doğru hızlı ilerlemek için, ortak bir yolda karar kılıp, o yolda istikrar ile yürümek gerekiyor. Çünkü parçalandığımızda karşı taraf kazanıyor.
Karşı tarafın, sorgulamadan itaat etmek gibi hoşumuza gitmeyen bazı yönleri var. Tabii ki belirlenen bir yola sorgulamadan devam etmek, normal şartlarda tasvip edeceğimiz bir şey değil. Ancak, Türkiye’nin içinde bulunduğu bu zor ortamda, asgari müşterekler üzerine karar kılıp, onlar üzerinden birlik ve beraberlik ile gitmek çok önemli. Bölündükçe güçler de bölünür. Onun için birlik olmalarını öneririm.
Ayrıca sosyal demokratlar sadece bazı yerel yönetimlerde değil, Türkiye’de iktidara geldiklerinde, işlevsel bir altyapıyı hazırlamış olmaları gerekir.
Genel seçim sonuçlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bir Yeşiller Partisi üyesi olarak, maalesef istediğimiz sonucu elde edemediğimizi söylemem gerekir. Annalena Baerbock’un Almanya Başbakanı olmasını isterdim. Parti bakış açımın dışına çıktığımda da bana göre genel olarak en iyi aday kendisidir. Çünkü yenilikçi fikirler getirebilecek, genç bir kadın... Kadın ve güçlü bir kadın... Bu Almanya’yı değiştirmek için gerçekten iyi bir fırsat olabilirdi ama maalesef olmadı. Sosyal demokratların olması en azından ikinci tercih olarak iyi...
Koalisyonun üçüncü ortağı liberal FDP ise başka bir seçenek olmadığı için koalisyona katılıyor. Üçüncü en iyi tercih... Yani SPD-Yeşiller-FDP koalisyonu kuruluyor.
Genel olarak Yeşillerin daha güçlü olmasını, başbakanlığı almasalar dahi, bakanlıklar açısından daha güçlü olmalarını isterdim. Çünkü bahsettiğim gibi, dünyayı tehdit eden iklim sorununa en iyi çözümleri getiren parti Yeşiller'dir. Bunun yanı sıra, ırkçılığa karşı en iyi mücadeleyi veren yine Yeşiller. Yani “çok kültürlü toplumun” avantajlarını gören ve yaşayan parti Yeşiller’dir. Yüzde 50 kadın kotası olan yine tek parti Yeşiller. Daha fazla oy alabilsek, bakanlıklarda ve bu konularda daha etkin olabilirdik.
Gençlerin, “Fridays for Future” eylemleri bizi bayağı sarstı ve uyandırdı. Bu gençlere gerçekten teşekkür etmek gerekiyor. Haklılar, çünkü onların geleceği söz konusu. Lise öğrencisi kızım bana bir siyasetçi olarak, öncelikli ve hemen şimdi iklim değişikliğine karşı mücadele etmem gerektiğini söyledi. “Artık beklemeye vaktimiz yok, benim geleceğim söz konusu” dedi. Cuma günleri okula gitmeyip eylemlere katıldı. Geçende Frankfurt’ta bir yürüyüş oldu, oraya katıldık birlikte. Geçenlerde yine çevreciler tarafından düzenlenen bir yürüyüşe katılmak için Berlin’e gitti babası ile... Hatta önce itiraz ettim, ikinci kez okul derslerini kaçıracağını söyleyerek... Ancak “Geleceğim olmazsa eğitimin ne anlamı olacak?” sorusuna verecek cevabım yoktu. Yani “Teneffüs edeceğim hava kalmazsa, eğitimi ne yapayım?” diyor.
İstediğiniz sonucu elde edememenizi neye bağlıyorsunuz?
Şunu görüyorum: Almanya 2021 senesinde halen 40 yaşındaki bir kadına başbakanlığı emanet etmeye hazır değil. Güvenemediler. Onun dışında ufak tefek şeyler çıktı, CV'si ile ilgili, gelir beyannamesinde bir ek geliri eksik beyan etmiş diye... Bunlar çok ufak tefek şeyler, sudan sebeplerden dolayı yıpratmaya çalıştılar. Sonuçta Almanya’nın buna hazır olmadığını gördük.
Annalena Baerbock'un partinin şansölye adayı belirlenmesinde nasıl bir süreç yaşandı?
İlginç bir olay oldu aslında... Basına bildirilene kadar, parti içinde hiçbir şekilde bilgilendirme yapılmadı. Genel başkanlarımız Baerbock ve Habeck dışında partiden en fazla beş kişinin kimin şansölye adayı olacağını bildiği söyleniyor. Kamu oyununa açıklayana dek gizli tutuldu, çünkü iyi hazırlanmak gerekiyordu. Baerbock ve Habeck kendi aralarında çok uyumlu çalıştılar. Her ikisinin de konuyu gizli tutabilmeleri de bunun bir göstergesidir zaten. Sonuca gelince, partimizde kadın kotası var ve ilk sıra ve öncelik kadınlara veriliyor artık, onun için aslında çok da şaşırmadık. Tabii bir taraftan Habeck, Schleswig-Holstein’da eyalet bakanı olarak görev aldığı için, belki daha tecrübeli sayılabilirdi ama buna rağmen kendi aralarında karar vererek Annalena Baerbock’ta karar kıldılar.
Alman siyasetinde kadınlar eşitliğe kavuştu mu? Bu Almanya’da nasıl sağlanabiliyor?
Maalesef Alman siyasetinde de hem de 2021 senesinde kadınların halen her alanda eşit haklara sahip olmadığını söyleyebilirim. Kadınların siyasete dahil edilmesi yüz yıl önce başlayan bir girişim, umarım eşitliğe kavuşmaları bir yüz yıl daha sürmez. Ne yazık ki Almanya gibi demokratik bir ülkede halen kadınlar olmaları gerektiği yerde değiller.
Frankfurt’tan örnek vermek gerekirse Frankfurt İl Meclisinde 93 meclis üyesi var ve Frankfurt tarihinde ilk defa kadın meclis üyesi sayısı 45’e ulaştı. 93 üyeden 45'i kadın. Bu sayının ilk defa bu kadar yüksek olmasının sebeplerinden biri de 23 meclis üyesinin yarısının kadın olması zorunluluğuydu. Yeşiller listesinde 23 adayın 15'i kadındı. Yani bu yüzde 50 kotasından daha da fazla. Sol Parti de aynı şekilde, kadınları ön planda tutuyor. Bu sayede meclisimizin tarihinde kadın sayısı bu kadar arttı. Diğer partilerde de tabii kadınlar var, ancak sadece kadın olarak meclis üyesi olmak yetmiyor. Diğer partilerde kadınlar sanki dekor gibi, oturuyorlar, söz hakkı fazla kullanmıyorlar, yönetimde fazla yer almıyorlar. Hür Demokratlar Partisinde (FDP) fraksiyon başkanları olarak sırf erkekler görev alıyor, hiç kadın yok. Yani şu an siyasette bu konuda ilk defa ivme yakaladık.
İş hayatına baktığımızda, Almanya’daki büyük şirketlerin icra kurullarındaki kadın oranı sadece yüzde 3!.. Bu konuda Türkiye daha önde. Sen daha iyi bilirsin, Türkiye’deki belli kesimlerde, belli bir noktadan sonra gerçekten cinsiyet ayrımına bakılmıyor. Yani belli bir soyada sahip olduğunda, belli bir aileden geldiğinde veya eğitimden geçtiğinde, gereken bağlantıların olduğunda... Belki de sınıfsal ayrımlar cinsiyet ayırımın önüne geçebiliyor? Örneğin, Türkiye'de kadın profesör sayısı Almanya’dan daha yüksek. Akademik alanda da Almanya’da kadınlar halen çok az. Yani belki hiç tahmin edilemez ama Almanya bu konuda gerçekten daha çok gelişmesi gerekir. Geriden gelen bir ülke...
Son dönemde Türkiye’deki kadın cinayetleriyle ilgili ne düşünüyorsun?
Çok üzücü!.. Sırf Türkiye’de olan bir sorun değil. Almanya’da da sürekli gündemde. Sayı olarak baktığımızda Almanya’da o kadar fazla olmayabilir. Burada daha çok cinsel istismarlar gündemde. 100 cinsel istismara uğrayan kadından sadece sekizi yasal yollara başvurabiliyor örneğin.
Kadın cinayetleri her şeyden önce bir insan hakkı ihlalidir. Ve insanlık onurun zedelenmesidir. Ne düşünebilirim, öfkeleniyorum, sinirleniyorum. Bunun sebeplerine bakmaya çalışıyoruz. Bana namus cinayetlerini soruyorlar, o zaman ben de "Namus nedir?" diye soruyorum. Namusun kadınların giyimiyle, cinselliği ile ilgili olmadığını artık herkes anlamalı. Erkek çocukların kadınlara karşı saygılı olmayı öğrenmesi temel şart. Eğitim, hukuk sistemi burada etkin. Tabii Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesinden çıkması bu anlamda çok yanlış bir karar, çok yanlış bir mesaj. Bu sözleşmeden ayırılmasından ne anlaşılıyor? Kadınlar için yapılması gereken, dünya çapında anlaşılan ve İstanbul’un ismi verilen bir sözleşmeden ayrılarak, kadınların hiçbir hakkı olmadığı, kadınlara istenildiği gibi davranılır gibi mesaj çıkıyor. Türkiye'deki insanlar ile konuştuğumda, bunu savunanların konuyu dini inançlara bağladığını görüyorum ama bunların fazla zemini yok. Onun için eğitim ve hukuk ile buna karşı tutum alınmalı.
Almanya'daki Türk kökenli seçmenlerin Yeşiller'e bakışı nasıldır?
İklim sorununu önemseyen Türk kökenli seçmenlerimizin oyunu alabiliyoruz. Baktıklarında, en çok göçmen kökenli meclis üyelerinin ve parti üyelerinin Yeşiller’de olduğunu görenler de var. Ancak Türkiye siyaseti söz konusu olduğunda, Türkiye’yi en başta Sol Parti, sonra Yeşiller eleştirdiğinden dolayı çok sıcak bakmıyorlar. Son seçimlerde Frankfurt’taki Türk vatandaşlarından AKP'ye yüzde 63 oy çıkmıştı. Bunu AKP Türkiye’de bile alamıyor. Tabii buradaki Türk vatandaşlarının eğitim düzeyini göz önünde bulundurmak gerekiyor. Biraz evvel iş gücü anlaşmasının 60’ıncı yıldönümünden bahsetmiştim. Halen eğitim düzeyi daha düşük olan insanlara daha kolay cümleler kurmak gerekiyor. Ve özellikle kendi siyasî radarı Almanya odaklı değil de Türkiye odaklı olanlar için Yeşiller çok fazla cazip gelmiyor. Halbuki buradaki hayatlarına baksalar, Yeşillerin sunduğu çözümlerin ve imkânların onlar için daha olumlu olduğunu görürler. Ancak Yeşiller'e ilgi git gide artıyor.
Genç nesilde bu nasıl?
Genç nesilde ilgili artıyor, ancak her zaman değil. Şansı yaver gitmeyen, ırkçılık ile karşı karşıya kalan gençlerimiz tamamen Türkiye odaklı bakabiliyorlar. Ve bu konuda Erdoğan iyi iş çıkarttı. Burada itelenmiş, ötekileştirilmiş gençler şaşkına uğruyor. Birinci nesil “Nankörlük yapmayalım, burada ekmeğimizi kazanıyoruz, çocuklarımızı okutabiliyoruz” dediğinde bir minnet duygusu vardı. Ancak, gençlerin bunu hissetmesi beklenemez artık, çünkü onlar da diğer gençler gibi burada doğmuş, burada büyümüş ve kendisini buraya ait hissediyor. Ancak 16-17 yaşına gelip toplumda ayrımları ve engelleri gördüklerinde, hüsrana uğruyorlar, buraya ait olmadıklarını hissediyorlar. Bu aidiyet hissi verilemeyen gençlere de Erdoğan gelip kucak açıyor. Koruyup kollayacağı, sahip çıkacağı hissi veriyor. Ve yörüngeleri Türkiye ve AKP'ye dönüyor. Köln’de 20-30 bin gencin Erdoğan için sokaklara dökülmesini ancak bu şekilde izah edebiliyorum, çünkü bu gençlere aidiyet hissi veremedik.
Yeşiller’in dış siyaset anlayışı ve Türkiye’ye bakış açısı nasıl?
Partimizin resmi görüşünü aktarmadan önce, Yeşiller içinde bu konuda görüş yelpazesinin çok geniş olduğunu söylemem gerekir. Türkler hakkında “Kesinlikle AB'ye ait değiller, kadınları eziyorlar, eşitlik yok” gibi çok yadırgayan, tek taraflı bakan partililerimiz var. “Erdoğan başta olduğu sürece Türkiye’ye tatile gitmem” diyenlere, “Trump olduğu sürece Amerika’ya gitmem dediniz mi?" veya “Siyah insanların öldürüldüğü, siyahların halen insan yerine konmadığı ülkelere o zaman nasıl gidebiliyorsunuz?” diye soruyorum.
Ancak içeride farklı görüşlerimizi sonuna kadar tartışırız, fakat bunlar kendi içimizde kalır. Dışarı karşı, biraz evvel bahsettiğim, birlik ve beraberlik ile, tek ağız tek ses ile konuşuruz.
Ve partinin bu konudaki görüşüne gelince... Tabii ki Erdoğan rejimini hiçbir şekilde tasvip etmiyor, edilecek bir yanı da yok zaten. Ancak şunu diyorlar: Türkiye Erdoğan’dan ibaret değil, ve bir gün Erdoğan dönemi bitecek. Dolaysıyla bizim Türkiye ile olan köprülerimizi yakmamamız gerekiyor. Türkiye’nin jeostratejik önemi büyük, tarihi bir dostluk bağımız bulunuyor. Burada yaşayan 3.5 milyon Türk ve Türkiye kökenli insan açısından ekonomik bağlar var. Türkiye’deki demokratik girişimleri desteklememiz ve onlarla daha sıkı ilişkilerde bulunmamız gerektiği düşünülüyor. Bir ülke siyasetinin yukardan değil de tabandan değişmesi gerektiğini düşünerek ona göre faaliyetlere bakıyoruz daha çok. Mesela bu kardeş şehirler ile işbirlikleri yaparak olabilir. Örneğin iki hafta önce İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer bir delegasyon ile ziyaretimize gelmişti. İzmir gençleri ile ilgili bir değişim programı ve ekonomik işbirliği çalışmaları yapılabilir görünüyor. Demokratik yerel yönetimler ile irtibatta olup, demokratik güçleri deteklemek gerekiyor. Üç yıl önce Ankara’da Çankaya Belediyesi ile bir proje yaptık. Kadınlar ve iklim sorununu birleştiren bir projeydi. Birlikte gittiğimiz ilgili Çevre Komisyonu Başkanımız ile aslında bizim de Çankaya Belediyesi'nden bir şeyler öğrendiğimizi gördük. Bizim için de faydalı bir dayanışma ve öğrenme süreci oldu.
Yani özet olarak, Türkiye’nin demokratik bir yolda yürümesi için, köprüleri yakmamak ve demokratik güçleri desteklemek gerektiğine inanıyoruz.
Suriyeli mültecilere nasıl bakıyorlar?
Mülteci sorunu çok boyutlu... Frankfurt’ta “Sicherer Hafen”a yönelik bir karar verdik (Güvenli Liman: Dağıtım sayısından daha fazla mültecinin kabul edilmesi ile ilgili bir tanım). Bu Frankfurt’a yakışan bir karar. Ancak, mülteci sorununun AB tarafından genel olarak doğru çözülmesi gerekiyor. 2015 yılında Türkiye 3 milyon mülteci alırken, Almanya’ya 1 milyon mülteci geldi. Macaristan’ın tel duvarlar örüp mültecileri kabul etmemesi, akıl alacak bir şey değil. Sen AB üyesiysen, tüm alanlarda ortak çalışman gerekiyor. İşine geldiğinden faydalanıp, gelmediğinde duvar öremezsin! Aslında gerçekten büyük bir ihtar verilmesi gerekiyordu. Ancak, Almanya bu konuda zayıf kaldı, nedenini anlayamadım.
Polonya, Macaristan gibi ülkeler üzerlerine düşen görevi yapmadıkları için, Alman Şansölye Merkel Erdoğan’a “diz çökmek” durumunda kaldı. Tabii bu da onun işine geldi, hem para aldı hem de AB'ye karşı büyük bir baskı unsuru oldu ve bunu birkaç yıl o şekilde kullandı. Mültecilerin Türkiye’deki yaşam şartlarının nasıl olduğunu çok yakından takip edemedim. Zannedersem, Almanya’nın sunabileceği yardımı sunamadı. Gönderilen paraların nereye harcandığı da belli değil. Bu sorunun AB tarafından çözülmesi gerekiyordu. Türkiye veya başka bir ülkeye muhtaç kalmadan, boyun eğmeden çözebilecek güce sahip olmalıydı AB.
Tabii bir de bu mülteci sorunun köküne bakmak gerekir. Silah üretimi ve ihracatı nerden gidiyor? Almanya’nın da bu konuda büyük bir payı var. Birkaç yıl önce okuduğum bir araştırmaya göre, Almanya silah ihracatında dünyada üçüncü sırada yer alıyor. "Neden satıyorsun?" diye sorduğumuzda, “Ben satmazsam başkası satacak” diye bahaneler üretiliyor. Ve bunun sonucunda, insanlar hayatlarını kurtarmak için kaçmak zorunda kalıyorlar. Sonra da bu 60 milyon ülkesinden kaçmak zorunda kaldığı bir ortamda, Almanya gibi bir ülkenin kabul ettiği 1 milyon mülteci çok küçük bir rakam.
Evet ben de Almanya’nın bu konuda daha sorumlu bir dünya lideri olması gerektiğini savunuyorum. Göçlere sebep olacak savaşların çıkmaması için daha fazla sorumluluk alması gerekiyor.
Ancak biliyorsun, “Money Makes the World around”. Bunu yapabilmeleri için başlıca silah üreten ve ihraç eden şirketler ile baş etmeleri gerekiyor. Bu şirketler, partileri ve siyasetçileri finanse ediyor. Ve mülteciler kimsenin umurunda değil gibi görünüyor.
Vakit ayırdığın için çok teşekkür ederim. Bir arkadaşın olarak, ama daha çok bir Türk kadını olarak seninle çok gurur duyuyorum. Tekrar tebrik eder, başarıların devamını dilerim.
